yanlızlık

November 29, 2008

YALNIZLIĞIN -DE  HALLERİ

Gözlerimi aciyorum, insanlar var. Çok var ve hemen kapıyorum. Aciyorum kimse yok. Göz kapaklarım kapanmaya başlıyor. Kapatmamaya çalışıyorum. Kapanıyor.

Göz kapağımın içi aynanın arkasındaki sır. Sanki ters çevirsem kendimi göreceğim. Kapağı kaldırıyorum, insanlar var. Çok var ve hemen kapatıyorum.

Yalnızlık diz boyu. Su dizime kadar geliyor ve ilerliyorum suda. İlerledikçe soğukluğum artıyor. İrkilmekle karışık bir negatif sızı…Halbuki o an arka üstü yatsam…Ağzım ve burnum suyun dışında olarak oksijeni alsam…İçerde kalsa kulaklarım ve ciğerlerimden ve geri kalan herşeyim geri kalan herşeyimden o nefes alışı dinlese. O an kendimle başbaşa -lafın gelişi değil- bizzat kendimi dinlesem…Yalnızlığın sesi içerden hoş gelir. Dinlerken Türkçenin ne kadarda acınası bir dil olduğunu düşünsem. Yok ya bir de orada bunu mu düşünücem canım? Türkçe bile düşünmem. O an dil, din ırk, arkadaş, dost, sevgili, anne, baba, düşman hepsi suyun üstünde. Benbene kendimi ifade ediyorum sadece. Yalnızım. Herkes suyun dışında olsa ve başucumda adımı bağırsalar dahi nefesimden başka hiçbir şey duymam.

Yalnızlık dış çekişmedir. Yalnızlık iç dinginliğidir.

Yalnızlığın çoğulluğu. Suyun üstündeki vücudumun o tarif edilmez arada kalmamış haliyle hissettiği de yalnızlık. Suyun altındaki içten içe hissettiği de yalnızlık. Bu nasıl bir dildir? Eksik midir? Yalnız mıdır nedir? Yalnızlık var, yalnızlık var. Türkçe çok distopik bir dil. Magazini en kuvvetli distopya yazarı Goerge Orwell’in kitabı 1984’te geçen dil politikasına benzer bir ilerleme kaydediyor Türkçe dili. Gerilemek, ilerlemenin başlıca amacı. Kelimelerin hem kendisi hem karşıt anlamı tek bir kelimeyle ifade edilerek hayatın diyalektiği/dinamiği/dinamiti ortadan kaldırılıyor böylece: Düşünce. Kelimeler olmayınca düşünce, düşünce olmayınca hareket, hareket olmayınca da bereket olmuyor,

“Hareket harekettir, biraz da berekettir

Hakaret hakarettir, biraz da bekarettir”

İtaatsizlik olamıyor. İsyan olamıyor. Aşk olamıyor. Kimsenin düşüncesini ifade edebilecek kelime bulamamasını bırakın, daha düşünmek için bile kelime olmuyor. Çok derinden ve sessiz. Ne kadar da ilkel. Bazılarımızın belli bir dozajını arzu edebileceği cinsten. Yüksek seviye, her zaman elitisttir çünkü. Ben bile biraz arzu edebilirim. Düşün düşün nereye kadar.

Yalnızlığın o kasvetli, puslu hali, o karizmatik, uzaklara bakan hali, yalnızlığın o çevredeki herkese racon kesen, meydan okuyan hali, yalnızlığın erekte hali. Yalnızlığın iç hali. Yalnızlığın dış hali. Ne kadar da sever karşı cinsten has hakiki bir yalnızı kadınlar ve adamlar…Sırf o yalnızlığın bekaretini bozmak içindir. Bekaret bozmak bu kadar tatlı birşey midir? Hiç bozmadım, bilmiyorum. Yalnızlığın namusu da benden sorulmaz, baştan söylemesi…

Yalnızlığın iç hali, arkasına yaslanmış rahatça oturmaktadır, Yalnızlığın dış hali tedirgindir, dik tutmaya çalışmaktadır ekseni, çöktüğü yerde bile. Dolayısıyla yalnızlığın iç halini arkasına yaslayıp italik yazacağım.

Yalnız, yalnızlığı içselleştirmiş ve bir motivasyon aracı haline getirmiştir, her konuda: Bohem ya da sanatçı, fucker ya da kazanova, yaratıcı ya da bencil…istediği an tekbaşınalık’ını giderebilecek ama yalnızlığını ebediyen bırakmayan, bıraksa kendisi olamayan bir tür. Bu tekbaşınalık ve yalnızlığı karıştırmayalım. Adem yalnızdı ve tek başınaydı. Havva geldi mi, Adem hala yalnızdı ama çift başınaydı. Elma yapayalnızdı.

“Çırıl Adam çıplak soyuyordu Havayı ne güzel

Kim size karışın dedi?”

Diğeri ise dışarıdan içine kapanmış olduğundan dolayı onu parantez içinde sunacağım.

(Yalnız) irkilmiş, kendisine dışarıdan o kadar odaklanmış ki elini kaldırsa yalnız. Diğerleri var onun hayat merkezinde. Koca bir yazının içinde parantez içinde bir kelime çünkü o. Bir ağrı, bir sızı, tarifi imkansız bir acı. Bir rahatsızlık, biçim falan da değil. Hem de tekbaşına. Kimsesizdir. Savaşılası bir şey. Kurtulunası. Bir adım atarak çıkılası. Yenik düşülesi. Aslında yalnız olmanın savaşıdır, bu yalnız olmaktan kurtulmanın çabası.

“Bir k’m bile yok

İmsem yok”

Yalnızlık 0 rh +tir, (yalnızlık) ise 0 rh -. İnanın iki tip yalnızlıkta anomiye yakalanabilir ve gene inanın ikisine de kan bulunabilir.

Fakat başka kanamalar da var, başka akan kanlar. Kelimemiz bir tiran olma yolunda. Türkçede yalnızlık paylaşılır, paylaşılmasa Türkçe olmaz.

Dikkat başka bir tip bir yalnızın altını çizmek istiyorum. Garip bir yalnızlık türü bu. Bir hibrid yalnızlık. Absürd. Absürdden anlamamız gereken salt ve basit komik hal değil, saçmalayan kişi komik olma çabasında değildir özünde; şu: bir insanın komik hale düşmesi. Bu ifade negatif çağrışıma sahiptir. Bazen şansı yaver giderse sempatik de olabilir. Ama absürd, o kadar trajiktir ki artık komiktir. O kadar ağlamıştır ki, hatta o kadar ağlayamamıştır ki gülmektedir ve biz onun gülme kısmını yakalarız. Absürd bir tiyatro sahnelemesinde hiçbir şeyi olağan halinde bulamazsınız. Bir sandalye düz 4 ayağı üzerinde durmaz. Yaslanma yeri yoktur belki ve ters dönmüş halde ayakları yukarı bakar şekilde üstüne sığışılır ve komik değil ama işte absürd dediğimiz mizansen oluşur. Sandalye sandalyedir, ne büyük ne küçük. İşte ama o sandalye savaşın, depremin, dramın ardından kalmış bir sandalyedir aslen. Tüm kağıtlar ciklet olarak kullanılabilir mesela, absürd bir ağızndan bir parçası çıkmış şekilde diğer parçası çiğnenebilir. Çünkü kağıdın üzerine ne yazabilirsin ki. Kelimelerin de arkaları boş ve 4 bacağı yukarı bakmaktadır çünkü. Çünkü Adorno’nun dediği gibi, Austwitch’ten sonra şiir yazılamaz. Ya da kalemlerden toka yapılabilir. (Çok güncel benzetme di mi? Ama işte son derece çaresizlikten, kadınların büyük dramından türemiş absürd bir yöntem. “VE KADIN KALEMİ ÇEKER SAÇINDAN SAÇLARI DAĞILIRKEN ŞİİRİNİN İLK DİZESİNİ YAZAR”) Bu anlamda sandalyemizin üstüne oturan da bizzat absürddür. Saçmasapan, manasiz, başıboş, aylak. Altını çizerim.

“Saçmalamak mıdır niye

Tepebaşından dağbaşına çıkmak

Kaçamak kaçamamak

Leylekler kokuyor leylak

Men miyim manyak aylak

Pastorize bir şiir olmayacak

Böyle kalacak”

Yalnız herkesin içinde geziyor, tıpkı Baudelaire’in flaneurleri gibi. Kalabalığın içinde acı çekmeyi seviyor. Hem yalnız, hem rahatsız, acılı. Ama bu yalnız, yalnızın bu sefer (yalnız)ın rahatsızlığını hayat biçimi edinmiş hali. Aslında yalnızlığın kendisini sevmiyor, daha doğrusu umrunda değil, o bir hayati sorunsal falan değil ya da bir elan vital ihtiyacı duymaz, (yalnız) gibi. Ama işte yalnızlığın değilse de onun getirdiği sızı(ntı)nın müptelası. Yalnız tekbaşına geziyor. Gördüğü her fazla insan bir nevi müptelalık maddesinin dozajını arttırıyor. Ne kadar kalabalık, o kadar yalnızlık ve elem. Elem ve mutsuzluk. Mutsuzluk ve sonunda gevşeyen bir tatmin orgazmik.

Bir adam ise kimsenin olmadığı bir sahildeki parktan boğaza doğru bakıyor. Tek başına. Kara yetmemiş denize doğru da açılma hissi duyuyor. Görmek istediği aslında yetersiz bir çizgi ya da aslında kafalar karışsın ama doğrusu şu, yeterli bir çizgisizlik. Ve bir kadın geliyor, 3 ilerdeki banka oturup aynı uzayan uzamı paylaşmak zorunda bırakıyor adamı. Artık sadece onun değil o ufuk çizgisi ama uzadığını bilmek sonsuzun ikiye bölünmesi iki sonsuz doğuruyor. İkisini topla gene misal, gene sonsuz. Kadın gelince sonsuz değişmiyor ama artık adam tek başına değil: iki başına. Biri daha gelse: üç başına. Birileri birileri daha: Sonsuz başına. İş bu yalnızlığı tireye alıyorum: -yalnız-. –Yalnız- dinginliği tekbaşına yaşamak istiyor. Adam inanılmaz rahatsız oluyor kadından. adam buram buram biliyor ki sonsuzu ikiye bölündü. –Yalnız- adam küfür ediyor sonsuzluğa. Niye bu kelime bir tek diyor. Açıklayamadığımız herşeyi tek kelimeye mi sığdırıyoruz gibi gibi felsefi şeyler düşünmeye başlıyor ki zaten adam oraya felsefe yapmaya gelmiş. “Yalnızlık, diye düşünüyor, ne kadar da tek kelimeleşti o da. Baksana kadın da gelip bakıyor, kalk git diyemiyorum. Baksana diğerleri de gelip oturup bakıyorlar, yalnızlığımın bölücüleri, terör estiriyorlar.” Edebi ve felsefi cümleler kuruyor –yalnız-. Bu felsefe, ben felsefesi. Eninde sonunda son soru kendisiyle ilgili, cevap yoktur, ucu açıktır, ta başında söyledik zaten karalar ve cevaplar yetmiyor, sorular ve ufaklar paklıyor. Kadın halbuki belki de (yalnız) ve (yalnızlığını) –yalnız-la gidermek istiyor, adamın sonsuzunda gözü yok. Diğerleri ise belki (yalnız), belki yalnız, belki –yalnız-, belki de zınlay, belki de başka, belki de elma.

Bakıyor ki kalabalık, yalnız da oradan geçiyor.

Gözlerimi açıyorum, balıklar var. Çok var ve kapıyorum. Tekrar açıyorum, kimse yok. Su yutuyorum sürekli. Gözlerim kapanmaya başlıyor, kapatmamazlık edemiyorum. Son bir kez nefesimi dinliyorum.”

Nezihi Sissever (Emlakçı, şiir de yazıyor, 49, Çağan Irmak bana bir gün rol verse diye düşünüyor, % 12 komisyonundan taviz vermiyor.)

EK-SEN

November 10, 2008

bir biçim daha aldı şekil-

siz gidip eğlendiniz ne biçim-

sizce degil mi hepsi de eksensiz bir ek-seni aldım yapıştırdım duvara…

kadınım

November 10, 2008

benim

tek dişi kalmış canavarım

yalnızlığım

November 10, 2008

benim

çoğul halsizliğim

sessizliğim

November 10, 2008

benim

uzaktan gelen güzel bir kadın sesi kadar

yeni

November 7, 2008

hiç tanımadığım insanlarla tanışmak istemiyorum.

aldırma

November 4, 2008

amerikan rüyası gibi ol…

aldırma

November 4, 2008

kılları

aldırma

November 4, 2008

koy götüne gitsin

aldırma

November 4, 2008

sergen yalçın gibi rahat ol

aldırma

November 4, 2008

gönül aldırma

bosver sen affet gitsin

November 4, 2008

aldırma

yattıgol

November 3, 2008

http://fanatik.ekolay.net/Fanatik/index.aspx?aType=Detail&CatId=35&ArticleId=118407&ver=05

hece sonu

November 2, 2008

sanki kimseciklerden deniz izliyordum

sıkıca canavar varlığından da dayanıksızdı

sessizce cebimden denizin zindanına nasiplendim

savrulup upuzun