darbe günlükleri 3 ki
January 9, 2009
ben jazz dinlerim. bilemiyorum gerçek sanatçıya yer yok bu ülkede. bilemiyorum. çağdaş sanat. çağdaş futbol.
adım yusuf. kara şimşek değilim, asla. mütevazi bir şimşeğim. jazz dinlerim. olgun bir yapım var. her yer sahadır benim için. çalım atmak bir burjuva zevkidir. fakat kro olmadığım için değerim geç anlaşıldı. futbol biliyorsunuz ki alt kültürle anılıyor. halbuki arkadaşlar dikkat! ben demin “alt kültür” kavramını kullandım. nasıl bir alt kültür insanı bu kavramı kullnabilir ki. futbolun çağdaş sanat olduğu iddiasındayım arkadaşlar. bakın, benim maçlarımı alt fona, sigor ros koyarak izleyin. yapın bunu. bambaşka bir imgelem dünyası açılacak. arkadaşlar ben her antremandan önce ve sonra bale yapıyorum. modern bale. biraz da pilates. çünkü o kalça hareketleri falan, hakikaten multidisipliner bir çalışma gerektiriyor. hey hey hey, hayır hayır. gay falan değilim. arkadaşlar futbolcuların cinsiyeti gibi, balet ve dansçıların da cinsiyeti tartışılırken, ben her ikisini de yapıyorum diyince hemen taglemeyin. bunları aşalım. bunları aşarsak bir yerlere gelebileceğiz. kelimenin tam anlamıyla artık bir “çalım” vakti değil mi?
attım ben arkadaşlar çalımı sonunda. sanat istanbul’da güzel. kim ne derse desin, gerçek bir proje için istanbul’da olmak lazım. denizli hoca aradı beni, ben denizli’deyken denizli de bir gün denizli’ye gelmişti, hocam “denizli ‘de denizli yok ama denizli’de denizli var”, gibi bir ince espri yapmıştım, tam çıkaramadım şimdi. o gün bugün seni takımımda görmek istiyorum derdi. ama o gün bugün takımı yoktu. nasıl oldu bilmiyorum. bana deselerdi ki bir daha istanbula gidebileceksin, sen ey yusuf şimşek, değeri anlaşılmamış çağdaş futbolcu, böyle deselerdi ne kadar inanmazdıysam, denizli’nin denizli’den öte bir takımda çalışacağı da aklıma gelmezdi, bu denizli’ye denizi getirmek “gibi bişi”. blog takip etmeyi de severim. jazzanova da dinlerim!
taşlar öyle yerli yerine oturuyor ki, aklın diyalektiği! bakın, niye inanmazdım denizli hocanın gidebileceğini, ünkü o da jazz dinler, o da çağdış aklın öznesi. mustafa hocayı getiren akıl da, mustafa hoca’nın aklı’nın beni getirmesine yol açıyor. bu üç aklın birbirine bağlı olmadığını kim söyeyebilir ki! Hey hey hey, arkadaşlar evet çağdaş akıla inanıyorum ama milli takımda cuma’ya da giderim. bakın aşalım bunları. Çalım! Çalım demişken Rıza hoca’da aynı aklın diyalektiği ile aslında beni getirebilirdi diye düşünmüştüm ama kısmet değilmiş, nasip.
neyse denizli hoca aradığında beni, banyodaydım. bursadaydım. çünkü istanbul’da olmamak zor arkadaşlar. hani karşında kültürel sermayene uygun insan bulamazsın ve yalnız hissedersin, bir bahane bulup oradan kaçarsın. İşte bende öyle bir darbe almıştım en son galatasaray maçını oynadıktan sonra. O maç oynadım ama arkadaşlar ve sonraki maç baktım ki karşımdakiler hep aynı muhabbeti ediyor, kendilerini tekrarlıyor, aynı esprileri yapıyor, futboldan bahsediyorlar falan sürekli. o an darbeyi alıp yere yığıldım…banyoda, bursa2da yani, şofpenle duş alıyorum, demirdöküm. tam azcık süre gelen sıcak suyu denk getirip akan suda çalım hareketleri yaparak vücüdumun her yerine su çarptırırken telefon çaldı. “seni projemde görmek istiyorum dedi.” görüyor musunuz, adam çağdaş futbola inanıyor, görevine (sanatına) bir “proje” gibi yaklaşıyor. “başkan da istiyor dedi.” bi an boş bulundum, banyoda, bursadayım, köpüklü ve aklımda şofpen, üstümde sıcak su var tabi, dedim: “yıldırım demirdöküm da istiyormuş, olur dedim.” niye dedim bilmiyorum. arkada jazz müziği önümde ağzım açık kalmıştı.
trabzon! tamam! bakın arkadaşlar! hayat bir çalım oyunu! gerçek hayat hiç aklımızdaki gibi değil! yufus çalımını atamadı trabzon! ya da şöyle diyelim arkadaşlar, beşiktaşın şofpeni sıcak suyu daha fazla akıttı. arkadaşlar hayat bu. o sıcak suyu dengeleyemeden yaşanmıyor. o sıcak suyu kaçırdığın anda soğuk suda donuyorsun arkadaşlar. Beşiktaş şofpeni, doğalgaz gibi arkadaşlar. Trabzon yeterli sıcak suyu sağlayamadı arkadaşlar. Beşiktaş şofpenini kombi gibi açık tutuyor arkadaşlar.
Bir diğer konu Yattara idi arkadaşlar. Allahın Arabı gelmiş, çalım konusunda benimle yarışa girecek. Ben buna gelemezdim arkadaşlar. Allahın arabı ne anlar cazdan, çağdaş futboldan, onun çalımı, urfa’dakilerin sesinin güzel olması “gibi bişi”. ama şan eğitimi başka arkadaşlar. şan çalımı! jazz müzikle arabesk arasındaki fark kadar aramızdaki fark. Amına koduğumun çocuğu!
Neyse arkadaşlar son olarak, günlüğe bir şiir yazarak veda edeyim, cahit külebi’den:
yaş 35 yolun yarısı
dante gibi ortasındayım sahanın…
ps: günlüğü bir gün biri kapımın altından attı. sahibi kimse duştayken kapıyı açık bırakıcam gelsin alsın.
çalar saat
January 6, 2009
Vapurda oturuyordum. Saat 8.10 vapurunda. Uzun zamandır ilk defa kılı kıçına yakalamamıştım vapuru. Çakma iskeleye girdiğimde henüz kapılar kapalıydı. Vapurda birazdan yer kaparak benimle oturacak olan insanlar vardı. Bir kadın, fransızdı sanırım, yine biniyordu vapura, her sabah olduğu gibi. Tabi ki aceleci tavrı yoktu, françızdı sanırım. Havalar iyiyken bir françez gibi bisikletle geliyordu. Bisikletle gelip vapura binen bir kadın, ne kadar da seksi, françeska sanırım.
Akbil sesleri sıklaşmıştı. O an simitçi birden melodisini ötmeye başladı. Kelimeler yıllarca söylemekten yıllanıp melodileşmişti. Artık anlamları yoktu, bu simit melodisiydi. Bunu duyunca simit aklımıza geliyordu. Tazçıtsimthadtazçıtsimthadbürün(es)tazçıtsimthadtazçıtsimthadbürün(es) Tazçıtsimthadtazçıtsimthadbürün. Böyle bir şeydi simit melodisi.
Kimse konuşmuyordu. Akbil melodisi (dırt dııt ya da akbil yoksa dıırı dıt, dıırı dıt) ve yanaşan vapurun melodisi (?) vardı sadece. Yok hayır, ses yok diye sinsice bekleyen insanlar falan değildik. Bir gerginlik ambiansını ancak ben burada kağıt üzerinde yaratabilirim. Çünkü yok öyle bir şey orada. Sahte bir hikayet ruh hali yaratmayalım şimdi burada…Françeskanın geniş baldırları vardı, her sabah giydiği kareli kumaş pantolonunun, dolgun baldırlarını biraz toparladığı ve daha hoş bir kadın kalça, baldır bacağı yarattığı kesindi.
Kapılar açıldı. Zaten kapının önünde yığılmış sürü fırladı hemen. O an yine içime, köşe kapmaca korkusu geldi. Cam kenarında yer kalmış mıydı? Varsa hangi kenardı? Ters yöndeki mi düz yöndeki mi? Çıktığımda, alt katta asla oturmam, boş yerler vardı oldukça. İki tarafı da boş bir cam kenarı buldum ve oturmadan ayakta geniş hareketler yaparak vapurun hareketlenip yönünü belirlemesini bekledim, ki böylece düz istikamette oturaydım.
Oturdum. Herkes oturdu. Çıt yoktu. Sabah sabah herkes işe giderken anlaşmış gibi çıt çıkarmıyorduk. Bu anlaşmış gibiyi de sadece burada beyaz kağıtlar üstünde duyabilirsiniz, hikaye böyle bir şey. Anlaşmalar beyaz kağıt üzerindedir her zaman. Françeska nerdeydi bilmiyordum. Boynuna sıkıca sarılı fransız şalını kesin çıkarmıştı. Fransız boynu sanırım.
Ses çıkartanı sıçırtırdım. Sabah sabah işe gitmeden, hele böyle bir consensus ortamında götünden ateşlemeli konuşan iki enerjik arkadaş da yokken sıçırtırdım, elle-est où?
Vapur ilerledi. Bir cep telefonu melodisi çaldı. Ve böylece yüksek melodili bir kişi işine başladı: “Borsa kağıtlarını…Abi müşteri dekontu getirmeyene kadar biz muhattap olmayalım…Abi…” Adamın bu cevap melodisiyle beraber, o an herkes de işine başladı. Bir telefon melodisi daha çaldı sonra. Bir kadın da ona melodi verdi.
….
Merhaba, ben sabahları vapurda herkes susarken bir anda bir cep telefonunu çaldıran adamım. Bunun için tabi ki her sabah sizden çok önce uyanırım. Hani o yüz elli kilo makyajı yapıp şıkıdım şıkıdım işe giden kadınlar gibi. Ama kadın değilim. Ha makyaj da yapmam, onu soruyorsanız, eved teğil mi günümüzde artık kadın değilim bilgisi, makyaj yapmama bilgisini kendiliğinden getirmiyor. Sabah erkenden kalkarım, o kadar erken ki, siz uyandığınızı sanıp vapura gidip de hala uyanmamışken, siz hala omurilikten hareket ediyorken, ben omurilik safhasına çoktan geçmiş, günümün ilk yüksek sesli melodisini çoktan çıkarmış, bir başkasıyla yüksek melodili konuşabilecek kıvama gelmiş olup telefon edip iş üzerine meselelerden bahsedebiliyorum. Sizin bunu yapabilmeniz için daha nerden baksanız bir saat varken, bana ne, benim için hayat çoktan başlamış oluyor. Melodim yüksek çıkar benim, inanmazsınız. Ben kim miyim? Ne önemi var, ben vapurda cep telefonu melodisini çaldırtan adamım. Sizi çıldırtan adamam. Hah ha haa ha! Hah ha haa ha! Hah ha haa ha! Hah ha haa ha! Hah ha ha…
…
Senin götünü sikerim yavşak osman.
sokak konusuyor 5 ki
January 4, 2009
“recep ivedik sen ve senin gibiler için”
-karaköy tramway durağı
sokak konusuyor 4 ki
January 4, 2009
“ticari bekle”
-tophane çeşme