Skip navigation

Category Archives: Uncategorized

kafasesikafasesikafasesikafasesikafasesikafasesikafasesikafasesikafasesikafasesi

kafasesikafasesiyazmakkafasesiyazmakkafasesiyazmakkafasesiyazmakkafasesiyazmakkafasesiyazmakkafasesiyazmak

kafasesiyazanparmakkafasesiyazanparmaklarkafasesiyazanparmaklarkafasesiyazanparmaklarkafasesiyazanparmaklar

kafasesiyazanparmaklaryazmakkafasesiyazanparmaklaryazmakkafasesiyazanparmaklaryazmakkafasesiyazanparmaklaryazmakyazanparmaklarkafasesiyazanparmaklaryazmakyazanparmaklar

diye geçiyordu genç adam kafasından…

ulan şöyle hiçbir şey yapmadan yapacak şey aramayı aramak

28 m2 odanda meşgulken

yazılı gibi

yazıldı gibi

falan

ses ses altı yedi altı yedi

kimsesiz bir ormandaydın gözün görmüyordu yarasaları ansızın çıka gelen melaike sana gecenin yolunu gösterdi  gece kısa yol uzundu ama sen gittin selanike selanike sana gündüzün yolunu gösterdi gündüz uzun yol kısaydı ama sen gittin.

silkelesen gözyaşlarımı tüm bulutlar dağılır

iki gözümün  ortasından bir güneş yuvarlanır

akşama doğru yere iner güneş ayaklarımın arasından

ve ben ilk adımda gölgeme basarım

canı acıyan gölgemin canı acır

silkelesen gölgemi tüm güneşler dağılır

iki gözünün ortasından bir bulut yuvarlanır

sabaha doğru yere iner gözyaşları ayaklarının arasından

ve gölgem ilk damlada beni boğar

falan…

Bu bir fiyaskodur. Beni olgunlaştıran herşeyden nefret ediyorum. Bu ilişkide ezik olan, korkak olan, aciz olan bendim. Biz hayattan bir beklentisi oldu mu bekleyemeyenlerdeniz, ben. Hazırlıksız yakalanmaya hazırım.

“Biliyor musun kaça kaça nereye kaça ben deli gibi sana koşa nefes nefese hala. Biliyo musun ben sana hala aynı yıllardır hatta daha da hala. Güzel kadın bir gülümsemen dahi bu kadar mı acıtır sanki tüm dünyalar benim. Nereye kaçsam sen oluyor. Senden koşuyorum, sana kaçıorum. Sonra ben başka gezegenler arıyorum acının olmadığı. Varlığın büyük acı, yokluğun zaten yoksun. Her yerimdesin. Hiç kimseye yer yok. Herkes gelir geçer misafir yatağında yatar herkes gelir geçer. Sen varsın. Zaten yoksun. Yasın yaşımla beraber. Bu böyle nereye sürer? Gülümseme dahi.

İçinden geldiği gibi ya da gelmediği. Ben içimden geldiği gibi değilim çünkü her gün sana ulaşmak geliyor içimden. Sen aldın beni içimi zindana kapattın, sana dokunmayı, ulaşmayı, konuşmayı, telefonu, mesajı, defteri, resimi yasakladın en önemlisi umudu yasakladın. Sana dair umudu yasakladın. “Olduğun gibi kalacağımı” da biliomuşsun mutlu sağlıklı hayat diliomussun. Zindanda olduğum gibi kalmaktan başka ihtimalim var mı ki tabiki biliosun.”

Kim ki dük düdük?, 28, muhasebeci.

Çoğul sürelerin tam zamanı

Mekanik bir geleneğin tekrarı

Gelecekte sıkışmış sağır bir anı

Dinamik bir dinamit lazım bana

Yok etmeye yeniden aynılık aynasını

Enkaz altında kaldım ben. Bir actım gozlerimi nefes alıyorum. Sonra sadece nefes aldım. Yapabildigim baksa hicbir sey yoktu. O an neler gecer aklınızdan? Sizce ne gecer? cevap vermiyeyim. Sadece nefes aldım! Ve bekledim! Aslında beklemedim. Yani başka yapabilecegim bir sey yoktu ki. Beklemek bir tercihtir cunku. Gitmezsin de beklersin, gidebilecekken gitmezsin. Benimki beklemek degildi. Benimki cıkışsızlıktı. Ve o zaman dusunursun, Allahım dersin, dualar edersin! Belki de etmezsin bilmiyorum aslında.

Orası benim evimdi. Sonra mezar! Ama hayır, bu iste bir terslik var! İnsan kendi mezarında olumu beklemezki. Tam tersi, mezarı onun ölmesini bekler. Ve bir deprem enkazına hala evim muamelesi yapılmaz ki. Tuvaleti mutfağı kullanılmaya çalısılmaz ki. Enkaz da mezarlıktır nihayetinde. Orada bir terslik vardı. Ölümü bekliyordum resmen mezarımda ama işte beklemek degil o. Ama iste yine de bir yandan insan evinde hissediyo kendini biliyor musunuz? Kendi evim orası, kendi evimin duvarlarımın esyalarımın altındayım. İnsanın çıkışsızlığı kendi evi gibi olunca, sanki orada yaşıyormuş gibi hissediyor, sanki o kendi tercihiymis gibi, sanki orada ölebilirmis gibi.

Neyse beyler, diyeceğim o ki, enkaz bu beyler. Enkaz, duygusal enkaz, düşünsel enkaz. Düşünmeliyiz. Ve bu vanti de öylece bekliyor beyler. Ve biz düşünürüz ve o da döner bence yani. Düşünmeliyiz ve bu enkazdan çıkmalıyız beyler. Hep beraber. Bir donmesine bakar. Cunku o zaman… Biz de o da eyleme gecmis oluruz. Tek yapabildigimiz bu enkaz altında dusunmek ve hic bir ise yaramiyor mu beyler… Oylece hareketsiz kabullenemeyiz. Burası şu an evimiz degil beyler, mezarımız. Böyle resmen duruyoruz. Ama düşünerek döndürebiliriz belki de neden olmasın ve o zaman. Bir dusunsenize ya of. Muthis bisi degil mi ya! O zaman… yani bir donse… Yani o zaman burası evimiz olur işte. Yani ve sonra bu ev basımıza yıkılsa bile… dusunuruz ve altından kalkarız… Kalkamaz mıyız beyler! Beklediğimizi sanmayalım beyler! Beklemiyoruz! Gitmek isteyen gitsin isterse! Ama yok oyle bisi! O yuzden dusunmeliyiz beyler. Ve doner yani! Bir ihtimal daha var o da dönmek mi dersin! Olay bu!

Bilemiyorum… Yani bir şeyi 40 kere söyleyince olurmuş. Ama daha 6 ya da 7 de kelimenin anlamını kaybediyorum… Koyun gibi değil ki bunlar… Koyun saymıyorum ki… Her 40 kelime de kendinden bir şey kaybetmemeli bence. 40 kere maşallah. Bilmiyorum. Çok zor ya bu is. Her an kelimenin anlamını kaybediyorum ben. Anlamadığım bir şey daha var. Mesela gecen uzun yoldaydım. Camdan dışarı bakıyorum. Karlı kurak tepecikler. Bakıyorum ve kendimi filozof gibi hissediyorum. Onlar bakarken böyle güzel cümleler kurmam gerekiyor gibi geliyor. Bilmiyorum. Gecen yoldaydım. Otobüsle şehirlerarası yolculuk. İçerisi sıcak oldu baya. Havalandırmayı açayım dedim. Çalışmadı. Ben de yanındaki muavin düğmesine bastım çalıştı, sonra muavin geldi. O denedi, o da çalıştıramadı havalandırmayı. Meğersem yanındaki düğme de çalışmıyormuş yani, capito. Dedim bu nasıl iş kardeşim. Şöförü çağır konusucam dedim. Dedi olur mu abi, otobusu kim kullanacak. Muavine dedim, sana düğme koyacağına kadar, bu çalışsaydı, sana da gerek kalmazdı. Sonra dedi, abi sana çay servisini kim yapacak. Şunu çalıştırabilseler, bir düğme de çay da koyulur aslında dedim. Dedi abi, o zaman bir düğmede şoföre koysunlar bari, otobüs kendi kendine gitsin. Dedim keşke! Abi seni dedi koridor kenarına alalım, sen yola daldın herhalde çok, dedi. Sonra ben bir şüphelendim muavinden. Bu mu bozdu acaba havalandırma düğmesini diye. Düğmesi var, ama bir boka yaramıyor çünkü, geliyor asıl düğmeyi çalıştıramıyor. Yani muavin gelmese de olur, bir şey değişmiyor. Gelmese de olur falan derken! Bir an! Yola bakarken! Acayip bir şüphe kapladı. Dedim acaba hakkaten gelmedi mi muavin! Bir daha bastım düğmeye. Dikkatlice bekledim. Gelmedi. Sonra dedim bu şoförü çağırmak istemedi, acaba şoförde mi yok ulan, aracı kim kullanıyor be dedim. Hakaten yoksa o sofor düğmesi icad mı oldu dedim. Ama o icad edildiyse, cay dugmesinin de icad edilmesi lazım dedim, ondan once zaten havalandırmanın calısması gerekirdi dedim. Bastım tekrar havalandırmaya, yok calısmıyor. Muavin dugmesine bastım! Hayır basmadım! Cunku öyle bir dügme yok! Evet! Yok! Korktum, bisiler oldugu belliydi. O an dedim koridor tarafa geceyim hakaten! Hem muavinle sofore de bakarım. Gectim ki muavin yok ki zaten yoktu kanımca da. Ama asıl önemlisi! Sofor de yoktu. Bisi vardı orada ama sofor degildi., baksa bisi. O an bi yutkundum. Koridorda ayaga kalktım. Bir baktım hiç bir yolcu yok. İleri dogru gittim, ne var orda sofor yerine diye. Bir gittim ki! Vanti! Sofor koltugunda! Sonra on camdan baktım. Baktım hic bir yere gitmiyorum, oldugum yerde duruyorum. Sonra bir baktım otobus falan da yok, sadece 4 tane koltuk var. Ulan evdeymisim, oyle dalmısım, buradan oyle kendi kendime dusunuyomusum ya. Neyse yani bu vesileyle kusura bakmayın beyler. Kendimi verememisim. Bi an dalmısım, vantiyi dusunememisim. baska seyler dusunmusum. Kusura kalmayın. Ama dusunelim. Devam. Bence doner. Ve yani dusunsenize iste, dusundum, dondü ve hani iste, o zaman, otobusu dusunurum, o da gider be abi! Gitmez mi? Bence to be!

ben jazz dinlerim. bilemiyorum gerçek sanatçıya yer yok bu ülkede. bilemiyorum. çağdaş sanat. çağdaş futbol.

adım yusuf. kara şimşek değilim, asla. mütevazi bir şimşeğim. jazz dinlerim. olgun bir yapım var. her yer sahadır benim için. çalım atmak bir burjuva zevkidir. fakat kro olmadığım için değerim geç anlaşıldı. futbol biliyorsunuz ki alt kültürle anılıyor. halbuki arkadaşlar dikkat! ben demin “alt kültür” kavramını kullandım. nasıl bir alt kültür insanı bu kavramı kullnabilir ki. futbolun çağdaş sanat olduğu iddiasındayım arkadaşlar. bakın, benim maçlarımı alt fona, sigor ros koyarak izleyin. yapın bunu. bambaşka bir imgelem dünyası açılacak. arkadaşlar ben her antremandan önce ve sonra bale yapıyorum. modern bale. biraz da pilates. çünkü o kalça hareketleri falan, hakikaten multidisipliner bir çalışma gerektiriyor. hey hey hey, hayır hayır. gay falan değilim. arkadaşlar futbolcuların cinsiyeti gibi, balet ve dansçıların da cinsiyeti tartışılırken, ben her ikisini de yapıyorum diyince hemen taglemeyin. bunları aşalım. bunları aşarsak bir yerlere gelebileceğiz. kelimenin tam anlamıyla artık bir “çalım” vakti değil mi?

attım ben arkadaşlar çalımı sonunda. sanat istanbul’da güzel. kim ne derse desin, gerçek bir proje için istanbul’da olmak lazım. denizli hoca aradı beni, ben denizli’deyken denizli de bir gün denizli’ye gelmişti, hocam “denizli ‘de denizli yok ama denizli’de denizli var”, gibi bir ince espri yapmıştım, tam çıkaramadım şimdi. o gün bugün seni takımımda görmek istiyorum derdi. ama o gün bugün takımı yoktu. nasıl oldu bilmiyorum. bana deselerdi ki bir daha istanbula gidebileceksin, sen ey yusuf şimşek, değeri anlaşılmamış çağdaş futbolcu, böyle deselerdi ne kadar inanmazdıysam, denizli’nin denizli’den öte bir takımda çalışacağı da aklıma gelmezdi,  bu denizli’ye denizi getirmek “gibi bişi”. blog takip etmeyi de severim. jazzanova da dinlerim!

taşlar öyle yerli yerine oturuyor ki, aklın diyalektiği! bakın, niye inanmazdım denizli hocanın gidebileceğini, ünkü o da jazz dinler, o da çağdış aklın öznesi. mustafa hocayı getiren akıl da, mustafa hoca’nın aklı’nın beni getirmesine yol açıyor. bu üç aklın birbirine bağlı olmadığını kim söyeyebilir ki! Hey hey hey, arkadaşlar evet çağdaş akıla inanıyorum ama milli takımda cuma’ya da giderim. bakın aşalım bunları. Çalım! Çalım demişken Rıza hoca’da aynı aklın diyalektiği ile aslında beni getirebilirdi diye düşünmüştüm ama kısmet değilmiş, nasip.

neyse denizli hoca aradığında beni, banyodaydım. bursadaydım. çünkü istanbul’da olmamak zor arkadaşlar. hani karşında kültürel sermayene uygun insan bulamazsın ve yalnız hissedersin, bir bahane bulup oradan kaçarsın. İşte bende öyle bir darbe almıştım en son galatasaray maçını oynadıktan sonra. O maç oynadım ama arkadaşlar ve sonraki maç baktım ki karşımdakiler hep aynı muhabbeti ediyor, kendilerini tekrarlıyor, aynı esprileri yapıyor, futboldan bahsediyorlar falan sürekli. o an darbeyi alıp yere yığıldım…banyoda, bursa2da yani, şofpenle duş alıyorum, demirdöküm. tam azcık süre gelen sıcak suyu denk getirip akan suda çalım hareketleri yaparak vücüdumun her yerine su çarptırırken telefon çaldı. “seni projemde görmek istiyorum dedi.” görüyor musunuz, adam çağdaş futbola inanıyor, görevine (sanatına) bir “proje” gibi yaklaşıyor.  “başkan da istiyor dedi.” bi an boş bulundum, banyoda, bursadayım, köpüklü ve aklımda şofpen, üstümde sıcak su var tabi, dedim: “yıldırım demirdöküm da istiyormuş, olur dedim.” niye dedim bilmiyorum. arkada jazz müziği önümde ağzım açık kalmıştı.

trabzon! tamam! bakın arkadaşlar! hayat bir çalım oyunu! gerçek hayat hiç aklımızdaki gibi değil! yufus çalımını atamadı trabzon! ya da şöyle diyelim arkadaşlar, beşiktaşın şofpeni sıcak suyu daha fazla akıttı. arkadaşlar hayat bu. o sıcak suyu dengeleyemeden yaşanmıyor. o sıcak suyu kaçırdığın anda soğuk suda donuyorsun arkadaşlar. Beşiktaş şofpeni, doğalgaz gibi arkadaşlar. Trabzon yeterli sıcak suyu sağlayamadı arkadaşlar. Beşiktaş şofpenini kombi gibi açık tutuyor arkadaşlar.

Bir diğer konu Yattara idi arkadaşlar. Allahın Arabı gelmiş, çalım konusunda benimle yarışa girecek. Ben buna gelemezdim arkadaşlar. Allahın arabı ne anlar cazdan, çağdaş futboldan, onun çalımı, urfa’dakilerin sesinin güzel olması “gibi bişi”. ama şan eğitimi başka arkadaşlar. şan çalımı! jazz müzikle arabesk arasındaki fark kadar aramızdaki fark. Amına koduğumun çocuğu!

Neyse arkadaşlar son olarak, günlüğe bir şiir yazarak veda edeyim, cahit külebi’den:

yaş 35 yolun yarısı

dante gibi ortasındayım sahanın…

ps: günlüğü bir gün biri kapımın altından attı. sahibi kimse duştayken kapıyı açık bırakıcam gelsin alsın.

Vapurda oturuyordum. Saat 8.10 vapurunda. Uzun zamandır ilk defa kılı kıçına yakalamamıştım vapuru. Çakma iskeleye girdiğimde henüz kapılar kapalıydı. Vapurda birazdan yer kaparak benimle oturacak olan insanlar vardı. Bir kadın, fransızdı sanırım, yine biniyordu vapura, her sabah olduğu gibi. Tabi ki aceleci tavrı yoktu, françızdı sanırım. Havalar iyiyken bir françez gibi bisikletle geliyordu. Bisikletle gelip vapura binen bir kadın, ne kadar da seksi, françeska sanırım.

Akbil sesleri sıklaşmıştı. O an simitçi birden melodisini ötmeye başladı. Kelimeler yıllarca söylemekten yıllanıp melodileşmişti. Artık anlamları yoktu, bu simit melodisiydi. Bunu duyunca simit aklımıza geliyordu. Tazçıtsimthadtazçıtsimthadbürün(es)tazçıtsimthadtazçıtsimthadbürün(es) Tazçıtsimthadtazçıtsimthadbürün. Böyle bir şeydi simit melodisi.

Kimse konuşmuyordu. Akbil melodisi (dırt dııt ya da akbil yoksa dıırı dıt, dıırı dıt) ve yanaşan vapurun melodisi (?) vardı sadece. Yok hayır, ses yok diye sinsice bekleyen insanlar falan değildik. Bir gerginlik ambiansını ancak ben burada kağıt üzerinde yaratabilirim. Çünkü yok öyle bir şey orada. Sahte bir hikayet ruh hali yaratmayalım şimdi burada…Françeskanın geniş baldırları vardı, her sabah giydiği kareli kumaş pantolonunun, dolgun baldırlarını biraz toparladığı ve daha hoş bir kadın kalça, baldır bacağı yarattığı kesindi.

Kapılar açıldı. Zaten kapının önünde yığılmış sürü fırladı hemen. O an yine içime, köşe kapmaca korkusu geldi. Cam kenarında yer kalmış mıydı? Varsa hangi kenardı? Ters yöndeki mi düz yöndeki mi? Çıktığımda, alt katta asla oturmam, boş yerler vardı oldukça. İki tarafı da boş bir cam kenarı buldum ve oturmadan ayakta geniş hareketler yaparak vapurun hareketlenip yönünü belirlemesini bekledim, ki böylece düz istikamette oturaydım.

Oturdum. Herkes oturdu. Çıt yoktu. Sabah sabah herkes işe giderken anlaşmış gibi çıt çıkarmıyorduk. Bu anlaşmış gibiyi de sadece burada beyaz kağıtlar üstünde duyabilirsiniz, hikaye böyle bir şey. Anlaşmalar beyaz kağıt üzerindedir her zaman. Françeska nerdeydi bilmiyordum. Boynuna sıkıca sarılı fransız şalını kesin çıkarmıştı. Fransız boynu sanırım.

Ses çıkartanı sıçırtırdım. Sabah sabah işe gitmeden, hele böyle bir consensus ortamında götünden ateşlemeli konuşan iki enerjik arkadaş da yokken sıçırtırdım, elle-est où?

Vapur ilerledi. Bir cep telefonu melodisi çaldı. Ve böylece yüksek melodili bir kişi işine başladı: “Borsa kağıtlarını…Abi müşteri dekontu getirmeyene kadar biz muhattap olmayalım…Abi…” Adamın bu cevap melodisiyle beraber, o an herkes de işine başladı. Bir telefon melodisi daha çaldı sonra. Bir kadın da ona melodi verdi.

….

Merhaba, ben sabahları vapurda herkes susarken bir anda bir cep telefonunu çaldıran adamım. Bunun için tabi ki her sabah sizden çok önce uyanırım. Hani o yüz elli kilo makyajı yapıp şıkıdım şıkıdım işe giden kadınlar gibi. Ama kadın değilim. Ha makyaj da yapmam, onu soruyorsanız, eved teğil mi günümüzde artık kadın değilim bilgisi, makyaj yapmama bilgisini kendiliğinden getirmiyor. Sabah erkenden kalkarım, o kadar erken ki, siz uyandığınızı sanıp vapura gidip de hala uyanmamışken, siz hala omurilikten hareket ediyorken, ben omurilik safhasına çoktan geçmiş, günümün ilk yüksek sesli melodisini çoktan çıkarmış, bir başkasıyla yüksek melodili konuşabilecek kıvama gelmiş olup telefon edip iş üzerine meselelerden bahsedebiliyorum. Sizin bunu yapabilmeniz için daha nerden baksanız bir saat varken, bana ne, benim için hayat çoktan başlamış oluyor. Melodim yüksek çıkar benim, inanmazsınız. Ben kim miyim? Ne önemi var, ben vapurda cep telefonu melodisini çaldırtan adamım. Sizi çıldırtan adamam. Hah ha haa ha! Hah ha haa ha! Hah ha haa ha! Hah ha haa ha! Hah ha ha…

Senin götünü sikerim yavşak osman.

“recep ivedik sen ve senin gibiler için”

-karaköy tramway durağı

“ticari bekle”

-tophane çeşme

“niye yılbaşını torunlarınla geçirsen daha güzel olmaz mı?”

-moda çay bahçesi

“hadi size iyi elektrikler”

-moda tramway durağı

“bu devirde çanta unutmamak lazım bir yerde”

-kadıköy express inegöl köftecisi

“şirket kuralım diyorsam  valla kendim için söylemiyorum.”

-karaköy tramway durağı

hakem ilk yarıyı her an bitirebilir dedigim anda…

“Ses ver! aaaa! heyy! oooov! anlamlı bir ses yok mu yani? noldu hemen ilkelleştin, yamuldun kaldın! naber diyince iyiyim demeyi biliyosun ama! ses ver şimdi doğru düzgen! seeess! seeees! bu mu yani? naber diyince naber diye mi cevap veriyosun ki ses diyince ses diyosun? noldu, kaldın mı? diyaframın mı tıkandı? adam gibi ses ver bana hadi şimdi! ereeeeeen! ayyy! bu mu yani, senden istediğimin adımın sayıklanması olduğunu mu sanıyosun? bir de sanki sona saklamış gibi mi yapıyosun? Tamam lanet olsun al adını seslendim der gibi, direnmiş gibi! Adımı bağır diyen kim sana? Adımı bağırınca bir anda yırttın öyle mi? Ucuz sandın beni o kadar? Bu yani ilişkimiz! Ben kendimi tatmin ediyorum seninn üzerinden yani, bağır hadi bunları bağır madem! Ses ver madem hadi! Seees götüne girsiiiiin olduuuuu mu! Ha şöyle! Bak seksileştin nasıl! Biraz kadına benzedin, vahşileştin, mıy mıy salak salak bıdı bıdı cici cici nereye kadar! Şimdi başa dönelim ve kendini bulmuşken ses ver! İstersen dıdaklarımın içine de virebilirsin sesi yıvrım…hadi bak dıdaklarımı ızattım bibek…kondur sesi!”

Yazar: Kalıp şarap içip karıştıralım biçimleri…

Nasıl oluyor da hayatındaki bazıları seni müthiş özgüvenli sanıyor da, bazıları ise looser sanıyor? Bu bazıları acaba diğer bazılarıyla arkadas olabilirler mi?

Bazılarıysa dönemden döneme değişiyor. Bazıları 6 ayda bir looser 6 ayda bir özgüvenli sanıyor seni. Beni değil seni! Acaba 6 ayda bir fikirleri değiştiğine göre değişken olan onlar değil mi? Peki kendileri acaba 6 ayda bir özgüvenli 6 ayda bir looser oliler mi?

Bazıları sıcak sever, kış gelince süner. Bazıları doğalgazı açar sonuna kadar, t-shirtle gezer, bazıları bir de üstüne pencereyi açar. Bazıları çok sıcak bir ortamda gelen soğukluğu sever. Bazısı soğukluk içinde soğukluğu, bazısı ise soğuktan yorganın altına girer, önce hoş bir üşümeyi sever sonra mis gibi ısınır, bazısı hiç çıkmaz yorgandan. Bazısı yorganın altında çırılçıplaktır. Bazısının yanında biri de vardır, o da çıplaktır. Bazısı yorgan örtmeden yatamaz, bazısı bacağını sarmadan yatamaz, bazısı yastığa dolanmadan yatamaz. Bazısı yatamaz. Bazısı üstüne bir şey örtmeden de yatar, bazısı çıplak ve üstüne bir şey örtmeden de yatar, bazısının yanında üstüne bir şey örtmeyen çıplak biri daha yatar. Bazılarının yanında birileri daha yatar. Yorgan da vardır, hepsini örter, bir kaç bacak hariç. Bazılarının çift kişilik yatağına hiç iki kişi girmemiştir. Bazısı çift kişilik yatağında yatmaz, kanepede yatar. Bazısı televizyon izlemeden uyuyamaz, bazısı yatağında anısıyla uyuyamaz. Bazıları soğuk sever, yaz gelince terler, yorganı atar, kimseye değmez.

mix the fix